İnsanoğlu doğar, büyür ve okur. Dünyayı dolaşır isteği her zaman aralığında. Sabahın seherinde Çin denizinde güneşin nazlı salınışı izlerken sabah kahvesinde Paris'in romantik sokaklarında ya da canının çektiği zamanlarının birinde orta çağ Roma'sında, Asya bozkırlarında kısacası istediği zamanlarda ve coğrafyada olma konforuna sahiptir okur. Bazen bir sevda destanın duygusallığın da sallanırken bazende ölüm kalım mücadelesinin heyecanının içinde dolanabilir. Okur her şeyden önce yazarın hafızasına tanıklık eder. Gözlerinin heyecanla gördüklerine, göz yaşlarına, kelimelerinden taşan coşkuya ve beyninin içindeki kıvrımların dolambaçlı labirentlerine tanıklık ederler. Kendi gözünün gördüklerinin dışında her kitabın sayfalarını havalandırdığında başka bir insanın duygusuna ve bilgisine teslim olup hiç bilemeyeceği bir hayatı kendi anının içinde soluyabilir. Okur hiç bitmeyen bir masalı yaşar. Dünyanın hafızası kadar sonsuz bir alanda kendi haline göre istediği yerden isteği yere doğru esebilecek bir rüzgar gibi dolanır. Bazende durur, bekler. Yollar her zaman açılacak değildir ya önünde. Oturur bekler yeniden gönlünce uçabileceği havaları. Durur ve sığınır yalnız kendi içinden uğuldayan seslerine. Zaman serilinceye kadar gözlerinin önüne usulca akıtır nehirlerini. Ne kadar çok yazar olduk ve ne kadar az okur olduk öyle değil mi? İlkokul üçüncü sınıftaydım yaklaşık 9 yaşımdaydım. Nazilli'de yaşıyorduk, küçük bir kasabanın küçük ama kocaman bir aile olan mahallesinde. Okul arkadaşım Kübra'yı babası şehir kütüphanesine üye yapmış ve Kübra bize birlikte gitmemizi teklif ediyordu. Kütüphane bizim mahalleye uzak ve çarşı içinde bulunuyordu. Yasemin ve ben annemizden izin alıp arkadaşımıza eşlik ettik. İlk defa kendi başımıza çarşıya gidiyorduk. Bu o zaman için bizi ne kadar çok heyecanlandırdı bilmiyorum ama kocaman kütüphane binasına girdiğimizde kendimizi ne kadar önemli hissettiğimizi çok iyi anımsıyorum. İkinci kattaki büyük salondaki kütüphaneci bizi güler yüzle karşıladı. Arkadaşımız ödünç kitapların verildiği bölüme yalnız başına girebildi çünkü biz üye değildik. O içeride kitaplarını
seçerken kıskançlığımızdan tırnaklarımızı yiyiyorduk. Bunu görevli memur da anlamış olmalı ki elimize üyelik formlarını verip doldurup getirmemizi ve iki hafta içinde bizimde üye olabileceğimizi söyleyince nasıl sevinmişizdir kim bilir? Bir süre sonra arkadaşımız geldi ve 15 günlüğüne üç kitap alıp birer tanesini de bize verdi. O kocaman dünyayla tanışmam işte böyle başlamıştı. Şimdi arkadaşımın babasını bulsam ona binlerce teşekkür etmek isterim. Çünkü hem kitaplarla tanışma serüvenim hem de kütüphanelerle tanışmam vesile oldu, büyük macera böylece başlamış oldu. Sonraki yazılarımda kütüphane maceralarımı da yazmalıyım diye not düşüp selam ederim.
Yorumlar
Yorum Gönder