Sular durgundu başlangıçta.
Sessiz ve sakindi ortalık.
Topraktan fışkıran diri tohumların içlerindeki renkler,
Özgürce uzanıyorlardı,
Gökyüzüne doğru.
Gökyüzünün dokunulmaz bulutlarının
Ve yıldızlarının sakin geçişi,
Nefes üflüyordu yukardan aşağıya.
Aşağıdan yukarıya uzanan dalların arasında dolaşan rüzgarların,
Tatlı okşayışları arasında,
Aynı kutsal pınarların suları altında yıkanan Âdemoğulları,
Henüz birbirleriyle ayrı
düşmemişlerdi.
Razıydı her biri kendi payının biricik varlığına.
Yeryüzünün nadide çiçekleriydiler onlar.
Aynı gökyüzündeki yıldızlar gibi.
Dünyanın süsleri arasında,
En büyüleyici olanıydı Âdemoğulları.
İlk kanı dökenlere kadar sürüp gidecekti,
Bu kardeşlik akdi.
Kan,
Kutsanmış olan,
İçinde can taşıyan,
Karışmıştı toprağa.
İlk damlayla irkildi toprak.
Derinlerinden uğuldadı ilkin, titredi.
Hafifçe sallandı toprak üzerinde oturanlar.
Bağrından kopan Âdemoğullarının ılık kanı,
Toprağın derinlerindeki ilk çatlağı açan ateş olmuştu.
Sessizce lanetlerini savurdu toprak, Âdemoğullarına.
Hangi akılsız başın ürünüydü bu laneti çağıran!
Hangi zayıf başın içine giren ifritin ayrılıkçı tohumları
Yeşertmişti kin ve nefret otlarını.
Âdemoğlunun hangi zaafı
Vurmuştu,
Toprağın bağrına kanla yazılacak,
Tarihin
ilk mührünü.
Ah, o
oğulların paylaşamadığı tohum !
Neydi
o?
Bir
kadın mı, yoksa kendini beğenmiş,
Göğüslerinin üstünde kabaran hırslarının
Yakıp
kavuran ateşi mi?
İyi
ile kötünün savaşımıydı bu,
Güzelle çirkinin,
Çobanla çiftçinin,
Yer ile gök, doğuyla batı, kuzey
ile güney
Arasında paylaşılamayan neydi?
Toprağın lanetini üzerine çeken,
Barış
ve neşe içinde geçen günleri bile hafızalardan silen
Hangi
kıymetli hazinenin nadide parçasıydı,
O
uğruna akıtılan ilk kanın, arasında kalmış olan
Bir su
perisi, bir ay yüzlü yâda daha toprağa düşmemiş bir çiğ tanesi.
Ah,
bir de onun dili olsaydı da akıtsaydı zehrini meydana.
Bilseydik bu kaybedişin nasıl bir keder olduğunu.
Acının
ilk buruk tadını damağında duyan,
İçinin
en derinlerindeki sesiyle konuşsaydı.
Savaşan tüm oğulların arkalarında bıraktıkları,
O sessiz yüreklerin içindeki
yaralardan sızan,
Hayatın dillenmemiş türkülerinin
Masum
çocuklarının içinden usul usul akan ateş nehirleri
Acının hangi rengini akıtacaklardı,
Bizim
şenlik ateşlerimizin üzerine.
Ah, o
masum yüreklerin suskun çocukları,
Ağızlarına vurdukları mühür,
Bağırlarına bastıkları taşların altında
Kalan
acının tüm yüzlerini,
Kendi paylarına sakladılar.
Her
kıyımın kıyametin ardından yakılan şenlik ateşleri,
Onların soluk yüzlerini aydınlatmaya yetecek miydi?
Tüm
asaletleriyle seyrettiler şenlik çığlıklarının eşliğindeki,
Doyumsuz neşenin oğullarını.
Sessizce akıttılar ağulu gözyaşlarını,
Derinlerine doğru.
Tıpkı
toprak gibi,
Usulca fısıldadılar lanetlerini.
Ceset
tarlaları üzerinde yürüyen insanoğlunun biriktirdiği öfke,
Sonunda, en sonunda kendine doğrultacaktı,
Zehirli oklarının sivri uçlarını.
Düşmanın kim olduğu bilinmez olacaktı.
Asırlar sonrasında yaşayacak olan oğullar,
Kendi benleri içinde bir savaşa tutuşacaklar
Ve
hiç bir yaranın dermanı kalmayacaktı, yeryüzünde.

Yorumlar
Yorum Gönder