İnceden bir müzik.
Derinlerden sızan tiz bir çığlık gibi. Zirve noktasında sarsacak her bir
kişiyi.
Ağır ağır dinecek yine müzik. Sahnenin başından itibaren
Mavi Ve Eflatun yüzlerini birbirlerine dönmezler. Aynı sahnenin üzerinde
sırtları birbirlerine dönük kendi dünyalarının maceralarını anlatmaktadırlar.
Geçişlerde yapılan danslarda sırtları birbirine dönük olmaları mekan vurgusunu
artıracaktır. Mavinin kulağındaki bir sestir Eflatun, Eflatunun peşinde olduğu
bir damla ışığın adı da Mavi.
Mavi: Dünya ötesinde dünyalar,
Seni
çağırmaya başladığında,
Geceleri,
sularda denizkızlarının saçlarının dalgaları oynaşırmış.
Yaşlı
denizci, kendisinden yaşlı türküsünü söylerken,
Kara suların
büyülü ışıklarının oyunlarını seyrederdik.
Çocukluğumuzun sarhoş yelkenleri yalpalanırdı,
O ışık
denizinin her bir demetinde.
Yaşlı
denizciler türkülerine devam eder ve biz
Düşlerimizi yüzdürürdük, yakamozların
sahici kucağında
Şafağın
tılsımlı renk cümbüşü sökmeye başladığında ilmeklerini,
Ayaklarımız
topraktan çözülür,
Yakamozlara
yüklü düşlerimizle birlikte
Ufuk
çizgisinin ötesindeki sularda dans etmeye devam ederdik.
Kara sulara
atılmış tohumlardık biz.
Yemişlerimizi toplamaya,
Uçsuz
bucaksız mavinin koynuna gidecektik.
Yolumuzun
başıydı Mavi.
Derler ki
yaşlı denizciler,
Mavi
deryanın enginliğinden ürktüklerinde,
Kara
toprağın kara oyunlarını düşünürlermiş.
Savaşçıların
korkunç çığlıklarının yankısının kulaklarında şaklaması için
Fırtınaları
çağırırlarmış.
Bu hal üzere olduklarında esen her bir
yel onlara
Toprağın
bağrına düşen her bir damla kanın kokusunu taşırmış.
Böylece
onlar kanla sulanmış kara toprakları görmektense
Sınır
tanımayan enginliğin derinlerinde kaybolmayı tercih ederlermiş.
Yolumuzun
başındaydı Mavi.
Umutlarımızı
yeşertebileceğimiz tek derinlerdi Mavi.
Arkamızı
döndüğümüz topraklarda,
Çiçeklerimizin açacağı tohumları ekecek bir yer kalmamıştı.
İnsanoğlunun
hırslarının güdüldüğü yaylalarda
Ve
öfkelerinin hasat edildiği tarlalarda,
Her bir gün
kan kusuluyordu.
Çığlıklar
sustuğunda, kara ölüm konuşuyordu.
Sokaklarda
köpekler insanlardan daha şanslı.
Korkusuz şövalyelerin
çocuklarıydık.
Onların
parlak zaferleriyle göğsümüz kabarırdı.
Açlık ve
sefalet içinde gurur,
Gözlerimizin
görmediği, kokusunu bilmediğimiz
Zengin
bahçelerin hayalinden başka bir miras bırakmadı bize.
Açlık ve
hayal hırslarımızın beslendiği iki başlı canavar.
Biri tüm
vahşetiyle bizi saran dehşet mayası,
Öteki
şafakların açıldığı kapılardan esen eflatun bir mucizeler kuşağı.
Ayaklarım
karadan kesilip,
Ak
yelkenlerin altında yalpalanmaya başladığı limandan beni uğurlayan,
Kara bir
gölge ve yaşlı denizciler.
Yelkenler
şişmeye başlayınca,
Ağır ağır
dağıldı gölgeler
Ve limanda
sadece çocuklar kaldı.
Yolumuzun
başıydı Mavi.
Eflatun
düşlerimizin bizi çağırdığı
Şafakların
engin yollarıydı önümüzde açılan.
Eflatun:
Yüksek
tepelerin gözüme değen yamaçlarında kaybolduğunda gölgen,
Güneşin
bahçesinde çocuklarımız oynuyordu hala
Ve
çiçeklerimiz henüz kurumamıştı.
Soluklarımız şimdiden dönüşünle kutlanacak bayrama hazırlanmaya
başlamıştı.
Sefere
çıkan adamların kadınları
Düğünlerine hazırlanır gibi bir bekleyişe teslim olurlar.
Her bir
gün, yakılan tütsülerle kutsanır.
İnce
ince işlenir her bir an,
Ve
kıymetli sandıklar hazinesine özenle yerleştirilir günün sonunda.
Ay
geceyi yarıladığında usulca bitirilir gün;
Sevgilinin ılık nefesine dokunuyormuş gibi.
Ayrılığın soğuk yüzü ısıtılır,
Çocukların temiz yüzlerindeki neşe dolu yangınlarla,
Ah
sevgili,
Kapımızdan girdiğinde tekrar,
Bahçemizin çiçekleri bile sana sarılmak için uzanacaklar.
Gözlerimizdeki ateş tutuşacak yeniden.
Alevler
saracak ve ısıtacak tüm evreni.
Seni
beklerken sevgili,
Günlerim gelişinin güneşli sabahları gibi şavkımaktaydı.
Soluğumun içindeydi ışığın.
Aynı
gecenin süsleri altındaydık.
Şafakta
tüm dünya buğulu eflatun denizinde.
Biz
yeşil tepelerin renkli bulutları,
Yeşilimizin içindeydi eflatun.
Ömrümüzün tüm filizlerinin çiçeklendiği,
Gönlümüzün bin yıllık tohumlarının köklendiği,
Düğün ve
cenazelerimiz içinde eflatun renkli iklimlerin,
Itır
kokusuyla tütsülendiği zamanlar
Benim
sana, sevdanın ayrılığa ve karanın beyaza eşliği
Aynı
kutsal suların kanatları altındaydı.
Bin
yılların türküleri gibiydi hayat.
Güneşin üzerine doğduğu ve yağmur sularının
ıslattığı her bir canın içindeydi eflatun.
Solukların tükenmeyen neşelerinde ve kederlerinde akan ömürlerimiz,
Bin
yıllık türkülerin ışığında geziniyordu.
Efsanelerin dilsiz kahramanları canlanıyordu
Geçtiğimiz her bir yörede.
Ölüm sade
bir eksiklik ya da yarım kalmış bir kanat
Ve sen
benim eksik yanım.
Dönüşü
olmayan bir yola giden kanadım.
Yarım
kalan düğünüm, bayramım
Çocuklarımın solan yüzü,
Kötü
ruhların dolandığı bahçem
Senden
geriye kalan bir ben ve ağıtların kara geceleri.
Biz yeşil
tepelerin renkli bulutlarıydık.
Yeşilimizin içindeydi eflatun.
Tüm
renklerini unutmuş olan ben,
Karabulutların sardığı bahçemden, usulca çıktım
Tek bir
ışık aradım.
Önümde
uzanan yol boyunca
Sade bir
ışık.
Karanlıkları delecek olan.
Soluğumu
besleyecek olan ışığı,
Renklerime
can verecek olan ışığı.
Sevdiklerimden yadigar soluğum,
Karabulutları yırtacak olan ışığı beklemede.
Sarhoş
denizlerin yelkenleri altında
Enginliğin bilinmeyen derinlerinden
beslenmiş yosun kokan bir Mavi beklemekte.
Yorumlar
Yorum Gönder